Bundan bir buçuk yıl kadar önce gözümün önünde bir sahne canlandı.
Bir gün metrobüste ailenin yanına gidiyorduk. Sen şu elinden bırakmadığın oyununu oynuyordun, bense kulaklıklarımı takmış “Nine Inch Nails - We’re In This Together” dinliyordum. Nakaratını dinledikten sonra sana dönüp “Eğer bir gün ikimizden biri ölürse, geride kalan bize ait bir dövme yaptırsın.” dedim. Ben, hayatımın can damarlarımdan biri sen olduğun için, dövmeyi kalbime uzanan sol bileğime yaptırmaya karar vermiştim. Sense kalbinin tam üzerine. Sonra da konuştuğumuz şeye güldük ve muhtemelen unutacağımızı düşündüğümüz bir sahne olarak geçmiş kayıtlarımızda bu konuşma yer aldı.
Ve ben unutmadım. Bir an için öldüğünü düşündüm. Eğer ölmüş olsaydın, neler hissedebileceğimi. Birbirimizin dünyasında artık yerimiz olmasa bile, aynı gökyüzünün altında, aynı anda nefes alamayacağımızın düşüncesi bile beni korkunç bir boşluğa itti. Ve sonra; bir buçuk yıl kadar önce, bu sahne gözümün önüne geldiği ilk günden bu yana seni hep rüyalarımda gördüm. Mekanı farklı ama her birinde senaryosu aynı olan rüyalarımda. Sonra rüyalar sıklaşınca düşünmeye başladım. Bunları yaşamamız gerekmiyordu. Her gün hiç de haz etmediğimiz insanlara hak etmedikleri saygıyı, sevgiyi ve hoşgörüyü verebiliyorken, bunu birbirimize yaşatmamız gerekmiyordu. Tam da bunları düşünürken, bir yerlerde beni vuran o cümleyi gördüm. “Hiçbir bile birleşik yazılırken, bizim ayrı olmamız çok saçma”. Özetimiz buydu işte. Çok saçmaydı. Bir anda olmadığımız insanlara dönüşüp, her geçen gün temeline birer sağlam tuğla daha koyarak, büyük bir emekle inşa ettiğimiz kalemizi elimizin tersiyle yıkmamız gerekmiyordu. Ama yaptık bunu. Biz hala ölmedik ama en azından geride “We’re In This Together”ın nakaratını bıraktık;
You and me
We’re in this together now
None of them can stop us now
We will make it through somehow
You and me
If the world should break in two
Until the very end of me
Until the very end of you.
Keşke bu kadar kırmasaydın beni. Sindirebilseydim ben de. Umarım yaptığın seçim, bana yaşattıklarına ve birbirimizi kaybetmiş olmamıza en azından senin için değmiştir.
28 yaşına gelmiş biri olarak hala kabullenemediğim şey, her güzel şeyin bir sonunun olması.
“Evde dolanan ayak seslerin bile o kadar huzurlu ki.” demişti. senden sonra da karşıma çıkan herkese huzur verdim ben. hepsi de “çok huzurlusun” dedi bana. hayır ama, seni anımsatmadılar. onlarda seni bulmadım. senden bir parça dahi bulamadım. aramadım da. sendin çünkü her şeyinle. sendin. öyle kalmalıydın. şimdi de sen; her hafta gördüğüm, mekanı hep değişen ama senaryosu hiç değişmeyen o aynı rüyada huzur veriyorsun bana. yatağıma uzanıp, karşı konulmaz bi istekle bi an önce uyumayı beklemem işte bu yüzden.
adam akıllı birbirimize veda edemedik biz. samimiyetsiz bir “hoşçakal” çıkmadı ağızlarımızdan. ellerimiz tokalaşmak için buluşmadı. belki de bundandır hep aynı rüyayı görüyor olmam. seni gördüğüm her rüyamda barıştık biz. şu hiç yapamadığımız vedalaşma kısmını da atlamışım belli ki, sadece barışıp sarıldık, istisnasız her rüyamda. hatta kimisinde birbirimizi affetmemizin özlemiyle kendimden geçerek ağladım rüyamda. o kadar “gerçek” hissediyordum ki seni rüyalarımda, belki de bundandır sana en son “hoşçakal” dediğim günü hatırlayamayışım. sahi, seni tekrar göreceğimden adım gibi emin olarak ne zaman “görüşürüz, hoşçakal” dedim sana? ve sonra, nasıl oldu da bir daha asla “hoşça” kalamadım ben?
Onun için Eylül’ün anlamı vardı. Benim içinse artık pek çok şeyin anlamı yoktu. Böyle bir zamanda söyledim ona gitmek istediğimi. “Gitmek istiyorum artık, uzaklaşmak.” dedim. Hiç şaşırmadı. “Neden?” diye sormadı bile. O kadar tanıyordu ki içimi, sormamasına şaşmamak gerekirdi. Oysa o beni günden güne daha çok şaşırtırdı. Her geçen gün aynı dili konuştuğumuzu farketmek şaşırtırdı beni. Şu sıralar birşeylere “şaşırmayı” unuttuğum hayatımda, o beni şaşırtırdı, yüzümü güldürürdü hala birşeylere şaşırıyor olabilmemi görmek. Yüzümü güldürürdü o benim. “Gitmek istiyorum” dediğimde bile, o değiştirmediği ses tonuyla “Geçmişinde bunu hep yaptın. Mutlu olmadığın yerde bıçak gibi kestin, attın ve gittin. Sen busun. Yine gidersin, yaparsın. Ben bunu yapamam. Mutsuzluktan korkmuyorsun. Mutsuz olsan bile gittiğin yerde, kendini mutlu edecek birşeyler buluyorsun, şaşırmadım.” dedi. Nasıl da bir anda benim bile neredeyse unutmaya yüz tuttuğum kadar geriye gidebilmişti. Kafası da hafif güzelken hem de. 35’inde o da gidecekti, koymuştu kafasına. Tüm planları buna dahildi. O da nereden geleceğini bilmediği huzurun peşindeydi, tıpkı benim gibi. O an aklımdan gelip geçti nasıl da bir anda bırakıp gittiğim şeyler. “Eskiden risk almaktan korkmazdım” dedim. “Risk almak, sonunda üzülebileceğim ihtimalini düşünmek eskiden korkutmazdı beni. Nedense şimdi tedirginim. Atlamadan önce altımda beni koruyacak birşeyler var mı diye bakıyorum” dedim. Bu hale gelmiştim. Cesaretim eksilmişti. “Toplumun sana başarı olarak sunduğu kariyer var. Toplumun bunu yapmalısın diye sana dayattığı düğün var. Ben bunlarla daha fazla yüzleşemiyorum artık” dedim. Yüzleşemiyordum, çünkü gitgide onlardan biri olmaktan korkuyordum. İçlerine doğru yavaş yavaş çekildiğimi hissediyordum. O da hep reddetmişti tüm bu yargıları. Reddetmiş ve bencilleşmişti, tıpkı benim gibi. Bencilleşirkense saflığını da kaybetmemişti. Hala kabul ediyordu insanların parmaklarında oynatılmayı, gocunmuyordu da bundan. O kadar sıfırlamıştı ki ego denilen o canavarı. Kendi içinde terbiye etmişti. Bundandır ki daha çok üzülecekti. Her Eylül böyle geçecekti onun için. O an onu kurtarmayı o kadar istedim ki. Ertesi sabah kalktığında yine aynı sızıyı yaşayacak olmasını düşündüm. Kurtarmak istedim onu. Onunsa kurtarılmaya ihtiyacı bile yoktu belki de. Bir hafta önce gördüğüm ve beynimde kazınan manzarayı anlattım ona: “Denize sıfır, sakin ve huzur veren bir barda içki sırasına girmiştim. Barın arkasında kendi halinde, barda çalan ve şu anda asla hatırlayamadığım şarkıyı söyleyerek bulaşık yıkayan barmaid bir kız vardı. Yıkarken de dans eder gibi yerinde hafifçe sallanıyordu. Üstü başı çapul. Dünya umrunda değil. Ama o kız mutluydu. İşte dedim, işte aslında aradığımız mutluluk belki de buydu. Bu kadarcık birşeydi. Ufacık, kendi halinde bir hayatın içinde şarkını söylemekti mutluluk.” O mutlu barmaid kızı izlerken yüzüme oturan tebessümüm gibi, onunda sesinde bir tebessüm oluştu birden. Sırtımı pışpışladı sanki sesiyle. “Gitmeden de yapabilirsin. Sen kendinden ya da insanlardan değil, içinde yaşadığın hayattan kaçmak istiyorsun. Bunu burada da yapabilirsin. Şeffaf bir kağıt çekersin üzerlerine. Onlar hep oradadır, görürsün ama sana temas edemezler.” dedi. Bu şefkatli cümlelerine karşılık ben de ona hiç birşey düşünmemenin güzelliklerini anlattım. Hayatımda ilk defa 1.5 saatimi hiç birşey düşünmeden geçirmiştim bir hafta önce. Hem de hiçbir şey. Keşke o da yapabilseydi. O kadar güzeldi ve bunu o kadar hak ediyordu ki. “Yavaş yavaş kendimi tanımaya başladıkça daha çok seviyorum kendimi. Gün geçtikçe daha çok. Bazı şeyleri düşünerek çözüyorum. Çözdükçe de sıkılıyorum. Çözecek hep başka birşeyler sırada beni bekliyormuş gibi geliyor. Hem birşeyleri çözünce eski değerleri de kalmıyor sanki” dedi. Ben onun gibi kendimle eğlenemiyordum, ben onun gibi sevemiyordum kendimi. Benim gitgide kaybolan cesaretim, ona geçiyordu sanki. Ve işte beni o kadar iyi tanıyordu ki, en büyük eksiğimi de bu son cümleleriyle yüzüme vurmuştu. Fakat vurduğunu kendisi bile bilmiyordu. Önemi yoktu zaten. Ne de olsa yarın hatırlamayacaktı.
biz öldük. 2 sene geçti. pazar günleri temizlik yaparken, yemek yaparken, bir yere yetişmek için hazırlanırken hep dinlediğimiz amy winehouse da öldü. 4 gün geçti. daha çok geçecek. biliyorum. daha çok geçecek. böyle sessiz geçecek. hep içimde geçecek her şey. hep içimden geçecek.
Nice yıllar olsun sana. Birlikte kutlayamadığımız yarınlara.
Kalabalık bir arkadaş grubuyduk. Yüksek bir kaldırım vardı, çok yüksek. Oradan inmemiz ve sonrasında da çıkmamız gerekiyordu. Herkesin erkeği önce o kaldırımdan çıkıp, sonra da kadınlarına ellerini uzattılar. Sonrasında da birlikte uzaklaştılar. O an tuhaftı işte. Yalnızlığımı suratıma vuran anlardan yalnızca biriydi ve çok tuhaftı. Ve neticede lanet olsun ki korkuyorum artık. Çok korkuyorum.